Nav Button 1

Nav Button 2

Nav Button 3

Nav Button 4

Nav Button 5

 

GİRİŞ SAYFASI YAP

 

B U R A S I   D Ü N Y A N I N   O R T A S I  ( İ N A N M A Y A N L A R   Ö L Ç E B İ L İ R … !!! )



ANASAYFA

HABERLER

UYDU HABER

NASREDDiN HOCA

OYUNLAR

LiNKLER

SiTE SAHiBiNDEN

KONUK YAZAR

PROGRAMLAR

HAFTANIN RESMi

HAFTANIN KARiKATÜRÜ

ANLAMLI SÖZ

BULMACA

ALTUNTASONLINE

FORUM

ZiYARETÇi DEFTERi

CANLI TV

KÜNYE

Weathernews.nl Meerdaagse Verwachting



 

Aşağıda okuyacağınız yazılarım Hollanda’da aylık yayınlanmakta olan Merhaba gazetesinde çıkan yazılardır.

Git gide iki yüzlü toplum olmaya başladık.

Türkiye’deki TV kanallarına bakınca bir dizi film kirliliği hemen göze çarpıyor. Her akşam her kanalda en az iki dizi film var. İnternet  sitesinin birinde yapılan araştırmaya göre şuan ekranlarda 50 adet dizi film gösterilmekte. Ama hey haat gelin görün ki bu dizileri profesörlerden ( hatta Başbakan ve meclis başkanı da dahil ) tutunda zır cahil kişilere kadar çoluk çocuk hatta bende dahil, kaçırmadan harıl harıl seyretmekteyiz. Diyeceksiniz ki bu kadar laf salatasına ne gerek var kardeşim konuya balıklama dalsan daha iyi değilmi! Evet bende öyle yapacam, konuyu  sazan gibi atlıyacam. Bu dizi filmleri seyrederken düşündüm de ne kadar iki yüzlü bir toplum olma yolunda formüla1 arabaları gibi son sürat ilerliyoruz. Mesala bazı dizilerin konuları bizim örf, adet gelenek vesaire vesaire durumlarımıza uymasada oradaki kahramanları sonuna kadar savunucusu  olabiliyoruz.  Örnek verecek olursak, evli bir kadının bekar bir erkekle aşk yaşamasını ( Aliye atv ) hararetle savunurken, aynı şey gerçek hayatta olsa , hatta biraz daha ileri giderek kendi yakınlarımızda birileri yaşasa kıyametleri koparır hatta cinayetle sonuçlandırırız. Kurtlar vadisi (KanalD) diye bir dizi var. Devlet mafya siyaset matamatiksel şekillenmesi bazında üç kenerı eşit birleşim olan üçgeni de konu aldığı söylenen dizi cephanelik gibi, her bölümde kan gövdeyi götürüyor ama gelin görün ki, milli maçlardan sonra  sehir magandalarınca vurulan  insaları görünce “bireysel silahlanmaya hayır” kampanyaları başlatmıyormuyuz? Bir Türk kızının bir Yunanlı erkek ile evlenmesine (Yabancı Damat, KanalD) diziyi seyrederken alkış tutarken, gerçek hayatta manken Tuğçe Kazaz’ın evliliğini lanetlemizin başka nasıl bir açıklaması olabilir ki.  Ağalık furyası artık her ekrana virüs gibi bulaştı, her kanalın kendi ağası var. Amma velakin ağalık düzenine karşı çıkan köylülerin en çok izledikleri dizilerde bu diziler değilmi?  (Bu arada Asmalı Konak dizisini NPS satın almış Yunanistan’dan sonra Hollandalılarda Seymen Ağa ile tanışacaklar ). Hele her dizide olan aşk meşk olaylarını kendi yakınlarımızdan oğlumuz, kızımız, ablamız, abimiz, halamız, teyzemiz hatta annemiz, babamız yaşasa kıyametleri koparan biz seyirciler, dizi kahramanlarının yaşadığı aşklarda sonuna kadar arklarında durmuyormuyuz? Bu durum gösteriyor ki ekran önündeki bizler bir bunalıma doğru gidiyoruz. İki yüzlülüğümüzü bu dizilerde dışa vuruyoruz. Ne diyelim şu mübarek günlerde Allah sonumuzu hayır etsin diye dua etmekten kendimizi alamıyoruz. Birde biran önce  toplum olarak bir psikoloğa görünelim.


Aylık geyik

Takvimlere bakınca haftanın bazen Pazar gününde bazende Pazartesi gününde başladığını görüyoruz. Hatta haftanın son günü ise Cuma olarak belirtiliyor. Hadi bakalım gelinde çıkın işin içinden…!!!


Onur(suz) uctuk.

 Bende birçok vatandaşım gibi bu yıl uçakla Türkiye’ye gitmeyi tercih ettim. Doğal olarak uçacağım tarih kesin olunca yani gidiş-dönüş tarihlerinde fazla seçeneceğim olamadığı için uçak şirketini değil de tarihi seçmek zorunda kaldım. Ve nihayetinde Dusseldorf havalimanından istediğim tarihlerde uçak olduğunu söyledi ‘biletçi amca’ biletimiz aldık ve ‘biletçi amca’nın sıkı sıkı tembihlediği gibi 2 saat önce orda oldum yani uçağımız sabah 10.00’da uçacağı için bende sabah 08.00’da Dusseldorf Havalimanında oldum. İlk süpriz içeri girdiğimde olmuştu, çünku ekranda uçus saatimiz 12.00 yazıyordu. Yaz dönemi olduğu için anlayışla karşılamak gerekti, Havalimanı tıklım tıklım doluydu hem 2 saat dediğin neydi ki havalimanında vitrinlere baksak geçerdi. Bu arada yolcular arasında fısıltı hızla bana da ulaşmıştı. Uçağın sabah geldiğini ve ekstra sefer olduğu için aynı uçağın geri donup bizleri alacağı söyleniyordu. Tabi ben ve diğer yolcular bilgi almak için şirketin havalimanındaki bürosuna doğru yöneldiğimizde bizi isminin ONUR olduğunu öğrendiğimiz beyefendi karşıladı. Yaz döneminde bu tür aksamaların doğal olduğunu telaşlanacak bişey olamdığını uçağın sabah gelmediğini  gelse bizi almadan dönmeyeceğini falan anlattı, yalnız Türk Hava Yolları’nın hatta Lutfthansa’nın bile geç kalktığını anlattı. Tabi bu suçluluk psikolojisiydi. Kendi hatanızı başkalarının hatalarını örnek göstererek kpatmaya çalışmaktı. Tabi bu arada saat uçağımızın kalkış saati havalimanının ekranında 12.00 yazmakta ama saat 13.30 olmuş biz içeri bile almıyorlar. Tabi sinirler gerilmeye başladı yolcular uçak şirketinin (ONUR beyin) bürosunun önünde tartışmalar yaparken ismini bir türlü vermeyen ‘yetkisiz’ yetkili kendisinin birşey yapamayacağını uçağın arızalanarak İstanbula indiğini ve tamir edilerek yola çıktığını söyledi ve kendisinin bile inanamayacağı yalanını yolculara söyledi. Eğer uçağa yanlışlıkla uzay mekiği motoru takılmadıysa, Türkiye’den saat 13.00 da kalakan uçak  saat 14.00 da Dusselldorf havalimanında olacaktı. Tabi bu arada ONUR bey , bay yetkisiz yetkili ve bilumum büro personeli ortadan kayboldular. Ne bir bilgi veriliyor nede ekranda 14.00 yazısı değişiyor. Evi yakın olanlar evlerine gittiler bu arada ama ben Hollanda’dan geldiğim için ve beni bırakan araç çoktan geri döndüğü için benim öyle bir şansım yoktu, bu arada biletleri satan ‘biletçi amca’ konuyu araştırıp bana geri döneceğini söylemesine rağmen hala geri aramadığı gibi telefonlarıma da çıkmamakta direniyordu. Saatler geçiyor, sinirler geriliyor ONUR beyin bürosunun önünde yolcular kendi aralarında uçağın akibeti konusunda yüksek sesle fikir teatisinde bulunurlarken kalkış saatlerini gösteren ekranda uçuş saatimiz 16.00 olarak değiştirildi. Tabi bu değişikliğe kimse inamadığı için tekrar ONUR beyin bürosunun onünde toplanıldı bu arada uçağın havalimanına indiği anons edilince biraz ferahladık, en azından uçak gelmişti, birde içeri girip uçağı kendi gözümüzle görünce iyice ferahladık ama 16.00 da kalkacağı duyrulmasına rağmen 15.45’de hala içeri alınmamamız yine morallerin bozulmasın sebep oldu. Nihayetinde 16.30 da içeri alındık ve 17.00’de uçak hareket etti. Ve biz türkiye saati ile 21.30 da İzmir’e inmiştik. Yani evden çıkıktan tam onbeş buçuk saat sonra İzmir’e varmıştık. Birdaha ki Türkiye seyahatlerimde , ONUR beyin şirketiyle uçmamak için kendime söz verdim. Onur(suz) uçuşlar.


Ben yazdım.

Gazeteciliğimizi çıkarlarımız için kullanmadığımızda gazeteci olacağız.! Yoksa tüccardan farkımız kalmayacak.

Anlayan anladı.


 Paracetemol herşeye iyi gelirmi 

Hollanda da, Türkiye gibi herhangi bir şikayetinizde günün bir saatinde istediğimiz doktor a gidemiyorsunuz. Yaşadığımız bu ülkede ev doktoru (aile doktorluğu yada huisarts) sistemi olduğu için önceden randevu alıp gitmek zorundasınız. Peki herzaman mümkünmü? Bu soruya bir çoğumuzun koro halinde “hayır” diye tepki verdiğinizi duyar gibi oluyorum. Çünkü; doktora ulaşmadan önce sekreter enegelini aşmanız lazım. Eğer doktor sekreterinin sorduğu ahiret sorularına doğru yanıtlar verebilirseniz, yada o gün sekreterin sağından kalktığı bir güne denk geldiyseneiz ne mutlu size, bravo başardınız. Zaten dil sorunu olan yabancı bir birey olduğumuzdan, sekretere sorunumuzu anlatırken ağrılarımızın dahada artmasına engel olamamaktayız.  Bu durumda  atesinizin 40 derecede oldugunu yada bacağınızın kırık olduğunu söyleyerek (biz buna masum yalan diyelim) randevuyu koparmayı başarabilirsiniz. Hadi diyelim randevuyu koparmayı başardınız. Sırada doktor  var, güçbela derdinizi anlattınız. Doktor sizi dinledi ve bombayı patlattı. “Size paracetemol yazıyorum. Yemeklerden sonra günde 10 tane atabilirsiniz.’ Dedikten sonra size kapıyı gösterir. Siz ağrıdan da ölseniz artık geri dönüş yok. Yani Paracetemol la mutlu olmaya bakmanız gerek. Çünkü paracetemol herderde deva tek ilaçtır. Çünkü paracetemol’u kendi paranızla almak zorundasınız. Hastaklık sigortanız marafınızı karşılamaz. Hani doktorlarla sigorta şirketlerinin arasında gizli bir anlaşma varda bizmi bilmiyoruz diye düşünmüyor değilim. Aslında benim daha parlak fikrim var. doktorlar paracetemol yerine, hastalara «sizin derdiniz doktorluk degil hocalık gidin bir hocaya size nuska yazsın » deseler hastalık sigortaları zil takıp oynarlar. Ne diyelim cümlemize geçmiş olsun 2 paracetemol alın buda geçer. (42. sayıda yayınlanan yazı)


Temenni

Geleneksel olarak ya içinde bulunduğunuz yılın son ayında yada yeni yılın ilk ayında mutlaka geçmiş yılın bir değerlendirmesi ve gelecek yıla dair temenniler olur. Ne yani bizim boyumuz kısamı bizimde bu konuda edecek iki çift lafımız vardır elbet. Dedik ya değerlendirme ve temenni, genelde şöyle olur; ikibin bilmem kaç yılı felaketlerle geçti, gelecek yılın felaketlerden uzak huzur icinde geçmesi, diye devam eden, kulağa hoş gelen istek ve arzularla dolu kelimelerin peş peşe sıralanmasıyla oluşan uzun bir cümle kurulur. Fakat gelir görün ki, bu o gelen yeni yılda da geçen yılda olduğu gibi felaketlerin tarihlerihle sıralanmasına varan değerlendirmelerle bir sonraki yılın daha iyi geçmesi arzusuna dönüşür. Bakın mesala son günlerini yaşadığımız  bu yılda da onlarca doğal yada doğal olmayan felaketler yaşamadıkmı? Hani oysa bir önceki yılın son ayında bu yıla ilişkin onca temennimizi dile getirmemişmiydik. Hatta o yılın son saatini eşe dosta cep telefonumuzdan onlarca mesaj cekmemişmiydik, onlarda bu arzularımıza katılan ve yeni yılımızı kutlayan mesajlar cekmemişlermiydi. E neoldu şimdi? Herkesin temennisi aynıydı da bu yılda yine tutturamadık. Yine umutlar gelecek yılamı kaldı. Hani Kayahan’ın şarkısındaki gibi <Yine bize hüsran yine hasretmi var, yine bize esmer günlermi düştü?> ya biz bir yerde yanlışlardayız yada yolunda gitmeyen bişeyler var. Benim önerim bu yıl bir temenni de bulunmayalım, hatta kimseye cep telefonumuzdan mesaj da çekmeyelim (Bu arada telefon şirketlerini paraya boğmamış kendi ekonomimize zarar da vermemiş oluruz), hatta yeni gelen yılı kutlamayalımda. Diyeceğim şu ki birde böyle deneyelim, belki gelecek yıl bu yıla nazaran daha iyi geçer. Bunca laf kalabalığından sonra sizlere sağlıklı, mutlu, huzurlu, felaketlerden uzak, bol kazançlı yeni bir yıl diliyorum. Benimki bir temenni canım, yoksa olacağından değil.

(43. sayıda yayınlanan yazı)


2006’yı bekleyenler 

Geçen ayki yazımda yeni yıldan beklentilerimizi yada temmenilerimiz kaleme almıştım. Bu seferde başka bir bakış açısından değerendireceğim yeni yılı, topa dibinden hafif kavis vererek vuracak ve 2006’yı ters köşeye yatırıp, ilk golü atacağım. Dedikya 2006’dan temennilerimizi dile getirdik diye, şimdi de 2006’yı bekleyen süprizleri! Sıralayacağım.

Mesela yerel seçimleri sana sakladık (Mart 2006), esasında daha önce karar vermiştik ama şimdiye kadar sır olarak sakladık. Laf aramızda 2005 kendisinden bekleneni veremedi, biraz kırıldık, zar zor sana yetiştik. Geçim sıkıntımızı yine devam ettireceğiz sende de, çünkü ekonomi profesörleri! Öyle diyor. 2005’in sana kötü bir süprizide işsizlik sayısı, sana 475 bin işsiz devretti. Kızmadın inşallah, senden bunu azaltmanı bekliyoruz. En önemli değişiklik de hastalık sigorta primlerinde. İlk primleri görünce sana çok kızdık, ağzımıza geleni saydık. Gerçi vergiden birkısmını alınca biraz yumuşayanlar olduysada şahsen benim kızgınlığım daha geçmedi. Bak gözünü seveyim bir kolaylık bul bu işe, bu primler çok yüksek. Ama bunda 2005’in de suçu var tabi onun zamanında planladılar. Bir önemli konuda yabancılardan sorumlu Devlet Bakanı Bayan Verdonk, Hollanda ikinci meclisi miletvekilleri kazan kaldırmalarına rağmen,  2005’de Bakan Verdonk’u koltuğundan kaldıramadılar. (Oysa ben yakından gördüm fazlada kilolu bir bayan değil, hani Bos (PvdA), Marijnissen (SP) Halsema (Yeşil Sol), koltuğun ayaklarından tutsalar kaldırırlardı ama ) Yani Bakan Verdonk tartışmalı bir bakan olarak 2006’ya geliyor. Senin zamanında da tartışma sürecek gibi. Tabi bu arada ünlü astrologlar senin işine burunlarını sokup neler  olacağı konusunda da tahminlerde bulundular. (Yalnız bu kez ne konuşan sakkalı bebekten nede kıyamet gününden bahsetmediler. Onları daha çok evelenip boşanacak, magazin duyasının meşhur simaları ilgilendiriyordu.) Bakalım onlarmı haklı çıkacak yoksa senmi? Esasında sana devrettiği herşeyi da saymadım. Yoksa gelmekten vazgeçerdin. Tabi şimdi 2005’i de değerlendirip bir not vermek gerekir. Hatta oturun eşinizle, arkadaşınızla filan bu not durumunu iyice bir değerlendirin. Siz ne veriyorsanız, bir puan da ben veriyorum üzerine. Benden size kafadan kanaat notu yani. Çünkü zor bir yıldı bu 2005 yılı. Bu ülkede zor bir yıl daha geçti. Bu ülkede yaşadığınız için siz zaten çoktan hak ettiniz kanaat notunu. Hadi bakalım o zaman: İyi yıllar! tam puanlık, yıldızlı pekiyili bir yıl diliyorum size! (44. sayıda yayınlanan yazı)


Şeffaf ülke Hollanda

Artık hiçbir şey gizli kalmayacak. Çünkü Hollanda demokrasinin sınırsız yaşandığı bir ülke. Böyle bir ülkede de gizlilikten, devlet sırrından bahsetmek abesle iştigaldir! Bakınız son günlerde ki haberlere. En son Savunma bakanlığının memorystick `i (tam bir Türkçe karşılığı olmasada, bir tür hafıza deposu olarak adlandırabiliriz) , bakanlık personelinden bir kişi kiraladıği arabanın içinde unutunca, Hollanda`nın Afganistan`da bulunan askeri gücü ile ilgili bütün gizli sırları RTL4 televizyonunun eline geçti. Tabi medya açısından bakınca gazetecilik başarısı gibi görünen bu olay aslında Hollanda devleti için tam bir fiyaskodur. Neden derseniz? Bu olay ilk değil çünkü. Daha öncede 2004 de AIVD`nin ( Hollanda gizli servisi ) trende dizüstü bilgisayarı çalınmıştı, Gazeteci Peter R. de Vries Savcı`nın bozuk bilgisayarını sokakta bulmuş, yine AIVD`nin çalışanlarının arabada unuttuğu bilgisayar disketleri `ni ele geçirmişti. Afganistan`a asker gönderelimmi, göndermeyelimmi tartışmalarında bu memorystick `in arabada unutulup gizli bilgirin kamuoyunca öğrenilmesi düşündürücü bir durum olsada asıl devletin gizi belgelerinin sokağa düşmesi bir devlet açısından affedilir bir durum değildir. Fakat bu duruma Savunma Bakanlığı ve AIVD yetkilileri sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Hatta soruşturma bile açmadılar. Aklıma iki soru geliyor, ya sokağa düşen bilgiler önemsiz yada birileri bu olanların üstüne bir bardak soğuk su içip “havada bulut sen bu duydukalarını gördüklerini unut” demek istiyor. Düşündümde eğer ben bakan olsaydın nasıl bir açıklama yapardım diye, heralde şöyle derdim; Hollanda da demokrasi vardır. Gizli saklı birşey olamaz. Herkesin herşeyi bilme hakkı vardır. Diye nutuk atardım. Ya Hollanda gizli servisi, AIVD`nin başındaki kişi olsaydım; Bizler şeffaflıktan yanayız, gizli saklı işlerimiz olamaz. Derdim de millet bana kaba etiyle gülerdi. Bu arada bir önerimde var, hazır Peter R. de Vries politikaya atılmışken, Savunma Bakanlığı ve AIVD`nin birçok gizli belgesiyde elindeyken, kendisini hemen Savunma Bakanı yapmalı. Afganistan`a asker gönderme nedeniyle krize giren hükümeti krizden de kurtarmış oluruz. Sokakta insanların anadillerinde konuşmasını yasaklamayı düşünen bakan Verdonk’da bu olaylar karşısında tepkisi heralde belegelerin sokağa dökülmesini yasaklamak olurdu. Artık devletin gizli belgeleri diye bir kavram Hollanda için geçerli değil çünkü herşey şeffaf.

 (45. sayıda yayınlanan yazı)


Misafir, misafiri sevmez

Gectiğimiz ay bir haber dikkatimi çekti. Haberde özetle şöyle diyordu; Hükümet, Polonyalı işçilere uygulanan üç aylık vize uygulamasına son vererek , 1 Mayıs 2006`dan itibaren Polonyalılarla birlikte Avrupa birliğine üye olan 10 yeni ülkenin vatandaşlarınada oturma ve çalışma izni vermeyi planlıyor. Ne var bunda diyeceksiniz. Şöyle diyeyim o zaman, Hollanda`da geçen yıl istatistiklere göre işsizlik oranı %6,5, Bu işsizlerin çoğunuda yabancılar oluşturmakta. Bu yabancıların içinde de çoğunluğu Türkler oluşturmaka. Şimdi de Polonya tarafına bakalım, oradaki işsizlik oranıda %20. Hollanda`daki işsizliğin sebeplerinden bir taneside ucuz Polonyalı işçiler olarak gösterilirken, hükümetin Polonyalı işçilere üç aylık vize uygulamasına son verme isteği hangi mantığa sığar şaşarım. Esasında Avrupa Birliğene üye olan 10 yeni üye için Hollanda, ülkedeki işsiliği arttırmaması için diğer Avrupa Birliği ülkeleri gibi sınırlama getirmişti. Peki ne oldu da bu uygulamaya son verilmek isteniyor? Almanya ve Belçika bu uygulamaya devam ederken, Hollanda’daki Polonyalı ucuz işçi sevdası nerden çıktı. Polonyalı ucuz işçi sevdasının arkasında tabiki işverenler var. Patronların baskısıyla VVD ve D66 partileri vizenin kaldırılmasını savunurken, CDA ve PvdA çekimser davranıyorlar, ama CDA da ortaklarının baskısına fazla dayanamaz gibime geliyor. Bulunduğum şehirdeki üç vardiye çalışan bir işyerine 3 otobüs dolusu 120 civarında Polonyalı işçi geliyordu her vardiye için. Üstelik iki saatlik bir yolculuktan sonra. İşsizliğin yüksek olduğu bir şehirde 360 kişiyi, hemde Hollandalılardan üçde bir ucuz fiyata çalıştırmak işverenin kesesini dolduruken esasında devleti de zarara sokmakta, çünkü bu 360 kişi sosyal yardım almaya iş bulamadıkları sürece devam edecekler. Bu haberein hemen akabinde yeni bir haber daha çıktı; geçen yıl ticaret odasına 2600 Polonyalı işyeri açmak için kaydolmuşlar. Bu arada 1900 Türk girişimci de 2005 yılında Ticaret odasına kayıtlarını yaptırmışlar. Ajanslar;  Hollanda`da geçen yıla kadar en çok işyeri açan yabancı grup olma özelliğini koruyan Türkleri, Polonyalılar 2600 işyeri açarak Türkleri geride bıraktı diye duyurdu. Eh önce işlerimizi elimizden aldılar sonrada işyerlerimizi. Bizler bu ülkeye misafir işçi olarak gelmiştik. Hani Türkçede bir söz vardır. Misafir ,misafiri sevmez, ev sahibi her ikisinide sevmez diye.

(46. sayıda yayınlanan yazı)


Her doğuş’un bir batış’ı vardır

Yazı yazmak için bilgisayarın başına geçmiştim. Yazımda yeni yıldan, bayramdan, beklentilerimizden, siyasetten, günlük yaşamdan bahsedecektim ki; dikkatli bir dostum mail adresime bir yazi göndermiş. Yazıyı okudukça, okudukça şaşkınlığım bir kat daha arttı. Yazı galu bela zamanından kalma Emin Çölaşan - Mehmet Barlas, Hikmet Çetinkaya – Fehmi Koru kavgaları gibi, Türkiyede bile artık taraftar bulmayan, köşe yazarı  kavgalarını sanki Hollandaya taşımaya çalışıyordu. Üstelik modası geçmiş bir tabirle dinci-dinsiz diye. Baştan diyeyim kimsenin inancını sınamak kimseye düşmez, bunu ancak Allah bilir.  Birde “bir kısım medya” diye kulakları tırmalayan bir tabir kullanmış ki evlere şenlik. Tekrar konuya dönersek, bu kavgayla ne amaçlandığını açıkcası anlayamadım. Hani çok satmak için böyle bir yazı yazıldı desem, Hollanda da yayınlanan Türkçe yayınlar parayla satılmadığı için böyle birşeye gerek yok. Belki okunmak için olabilir diye düşünüyorum, da yukarıda da belirttiğim gibi okuyucu böyle kavgalara pirim vermiyor artık. Peki amaç ne? Reklam pastasından daha çok pay almak mı? Reklam verenlere biz dinciyiz, onlar dinsiz reklamlarınızı ona göre verin diye jurnallamakmı­? Dini kullanarak reklam toplamak mı?

Birde çok dikkatimi çeken cücelerin kendilerini dev aynasında görmeleri. Tirajdan abone sayısından bahsetmeleri. Şimdi sıkı durun! Bu yazacağım şey tamamen gerçek ve belgelidir. Bir gazete, o ay gazetelerine abone olanların isimlerini gazetelerinde yayınlıyordu. Merak ya hangi şehirden abone oluyorlar diye göz atarken bir isim dikkatimi çekti, bu isim gazetenin bir kaç yerinde vardı. Gazetedeki yazarlara bakınca gözlerime inanamadım, gazetenin genel yayın yönetmeni gazeteye abone olmuş. Allah bilir ya sayıyı şişirmek için gazetede çalışanları ve yakınlarınıda abone etmişlerdir. Yalnız hem fikir olduğum bir konuda var kendisiyle, 2-3 bin yada 5 bin gazete yada dergi basıp 15-20 bin basıyoruz diye yaygara yapanlar var. Geçmişte 400 bin kişiye ulaşıyoruz diye manşet atanları bile gördük. Hollanda da bir gazetenin kaç adet basıldığı değil, nerelere kadar ulaştığıdır. 15 bin gazete basarsınız, kendi görüşünüzün camilerine, bankalara, reklam verenlere ve yakın yerlere (ki reklam verenler görsün diye), Amsterdam, Rotterdam ve Den Haag da da belirli yerlere tomarla gazete bıraktızmı bui ş tamamdır. Ama yok öyle bizim gibi 2 hafta bütün Hollanda yı gezinde göreyim sizi. O zaman karşıma çıkın biz her yere ulaşıyoruz deyin.

 Bir konu daha var ki bende takıntı haline geldi. Gazetelerini demişlerle duymuşlarla övenlere bir çift lafım var. Önce gazete gibi gazete çıkaracaksınız, dergi gibi degil. Çünkü Hollanda da sapla saman birbirine karışmış durumda, yani gazete gibi  dergiler, dergi gibi gazeteler var.  Bir kaç kelimede şu Türkiyedeki  basının uzantıları konusunda. Öyle uzun uzun araştırmaya gerek yok hangi gazetenin ve derginin içeriğinden yada isminden kimin uzantısı olduğunu anlarsınız, bu kadar saf olmayın lütfen.

 Son söz; biz 40 kişiyiz birbirimizi biliriz. Kimin kim olduğunu, hangi entriklar cevirdiğini, hangi cemaatden olduklarını, reklam almak için dönen dolapların hepsinden haberdar oluruz. Dediğiniz gibi elbiseyi kim giymek isterse buyrusun, ben bildiklerimi yazdım. Sizde ne biliyorsanız kimi biliyorsanız açık seçik yazın. Yoksa biçtiğiniz o elbiseyi kimse giymez yazınızda muallak da kalır .    

(47. sayıda yayınlanan yazı)


Allah korusun..!

Mart ayı dert ayı derler , aslında mart ayı aynı zamanda vergi ayıdır. Hollanda’da nerdeyse herkes bu ay ülkelerine bu ayın sonuna kadar geçmiş yılda kazanamadıklarını! bildirirler. ( Sanki bilmiyorlarda illa birde bize teyit ettirecekler.) Hepimizin bildiği gibi, Hollanda vergi ülkesi. Bu ülkede havadan, sudan, hatta uçan kuştan vergi alınır. Hollanda’daki girişimciler kazançlarının yaklaşık %60’ını devlete vergi olarak verirler. Hiç merak ettinizmi, verdiğimiz bu vergiler acaba nerelere harcanıyor? Hani Türkiye’de KDV yeni uygulanmaya başladığı yıllarda TV’lerde bir reklam vardı. “Ödediğiniz vergi, size yol, su ve elektrik olarak geri dönecektir” diye bir slogan vardı. Ama Hollanda’da su, elektrik gibi hizmetler özelleştirildiği  için bize geri dönmesini bırakın üstüne üstelik bizden fazla fazlada para alıyorlar. Şimdi niye anlatıyorum bunları? Ödediğimiz vergi nereye gidiyor onu anlatacağım. Oraya, buraya, şuraya gidiyorda birde Hirsi Ali hanım efendiye gidiyor. Evet  bu hanım efendi her fırsatta müslümanları aşağılarken, 1 milyon müslümanın ödediği vergi onu koruyor. Nasılmı? Kulağıma gelen bilgilere gore Hirsi Ali hanim efendinin korunması için yıllık harcanan miktar 1 milyon euro’muş. Yani her müslüman bu bayanın korunması için yıllık 1 euro veriyor. Hani müslümanlar para verip koruyorlarda , bu kezde oturduğu çok korunaklı evinin komşuları kazan kaldırdı, “istemezük” diye. E ne yapacak şimdi bu bayan evsizmi kalsın? Bence demir Rita teyze ile konuşsun (zaten aynı partiye üyeler ve birde Rita teyzemin parti liderliğini de destekliyor) şu aile birleşimi yasasını falan kaldırsın sınırları açsın müslumanlar bu ülkede 16 milyon olunca, alınan vergilerde artar ve kendisine, komşusu bilem olmayan bir ev alınarak en üst düzeyde koruma sağlanır. Ama bence en iyisi Allah korusun...!

(48. sayıda yayınlanan yazı)


 Alma mazlumun ahını…

Son bir ayda neler oldu neler, Hollanda gündemini sürekli işgal eden iki kişi, geçen ayda gündemi işgal etmeye devam ettiler. Biricisi Ayan Hirsi Ali ( yoksa MAGAN’mı demeliyim) yalanlarının içinde boğuldu ve milletin vekilinin yalancı olamayacağını düşünmüş olmalı ki, milletvekilliğinden itifa etti. Doğru olanını yaptı, Amerika’ya gidecekmiş. Kendisinin yolu açık olsun, tutmayalım. Bu arada Hollanda, Ayan Hirsi’yi korumak için paraları sokağa atmakatan kurtuluyor, darısı Amerika’nın başına. Merak ettiğim birşey var, Hollanda dan sığınma hakkı almak için onca yalanın ardına sığınan bu bayan, Amerika’da yaşamak içinde yeni yalanlarının arkasınamı sıgınacak? Esasında ben ona güzel bir senaryo hazırladım. Bu kez kendisini İran’lı olarak göstersin, Submission` ( itaat) 3 filmini çektirmiyorlar desin,  e bir kaç daha uyduruk birşeyler buldumu tamam demektir. Hem bu arada Amerika için bir taşla hem Tahran’ı hemde petrol kuyularını vurmak için iyi bir sebep olur. Ne diyelim Amerika, püsküllü belan’ı tepe tepe kullan. Geçen ayın ikincisi de Rita Verdonk teyzeydi. Olmadı yine başaramadık,  Rita teyzeyi VVD’nin başına getirip kurtulacaktık, beceremedik. Oysa o kadar uğraştım, tanıdığım butün VVD’lileri arayıp Rita teyzeyi övdüm, sabahlara  kadar mail yazdım. Ama VVD’liler uyandılar, benim Rita Verdonk’u desteklememden kıllandılar. Partinin başına Mark Rute’yi geçirdiler. Böylelikle Rita Verdonk Bakanlıktaki görevinde kaldı, yani anlayacağınız başımıza kaldı. Ama sanki Rita Verdonk’u birazda Ayan Hirsi olayı yıktı gibime geliyor. Oysa ikiside biribirlerinin o kadar iyi destekçileriydiler ki, bitişleride yine kendilerinden oldu. Bizde bir beddua vardır; “biribirinizden bulun inşallah” diye de biz yinede beddua etmeyelim. Ne diyelim “alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”. Türkiye’ye izine gideceklere hayırlı yolculuklar, kazası belasız gidip gelmek nasip olsun inşallah. Eylülde gürüşmek ümidi ile sağlıcakla kalın.

(49. sayıda yayınlanan yazı)


Anlayanlar Anlamayanlara Anlatsın

Olan oldu, sonunda Verdonk teyze ve Hirsi Ali elele verip yapacaklarını yaptılar ve hükümetin düşmesine sebep oldular.  Hollanda seçime gidiyor. 22 Kasımda sandık başındayız. Bu seçim bizim için hayırlı oldu desem yeri var , en azında Verdonk teyze artık bakan olamayacak büyük bir ihtimalle. Peki ya yabancılara çin işgencesi çektiren yasalar ne olacak. Verdonk teyze yaptı e ne yapalım geri dönemiyoruzmu diyecekler. Yok öyle yağma, şimdi sıra bizde, hani yabancıları çantada keklik gören partiler varya işte onlara görev düşüyor ve tabi ki bize. Önce, bu yasaları sil baştan yeniden yapacaklarına dair söz verecekler. Bizde bu sözü aldığımız partilere oy vereceğiz. Ha bu arada geçen dönemde  oy verdiğimiz Türk kökenli milletvekilleride bizi büyük hayal kırıklığına uğrattılar. Kendilerinden beklediğimiz performansı gösteremediler. Yabancılarla ilgili yasa görüşmelerinde sessiz kalıp partilerinin ardına sığındılar. Bunlarıda unutmadık. Gerçi Fatma Kaya-Koşer bir istisnadır geçen dönem için. Bu dönemde de Kaya-Koşer gibi yürekli isimler gelecektir. Sizen tek ricam oyunuza sahip çıkın ve kime oy vereceğinizi iyi düşünün. Yok artık öyle üç kuruşa beş köfte, ne kadar köfte o kadar ekmek. Bize bir adım gelsinler biz beş adım gelelim. Bu kadar atasözü yetti heralde anlayan anlamıştır. Anlamayanlar 22 Kasım sabahı anlarlar.

(50. sayıda yayınlanan yazı)


Oyuna gelmeyelim.

Yoğun günden bir türlü kurtulamadık. Tabi ki seçim var ve gündemin dolu dolu olması da normaldir heralde. Yalnız bu kez yapay gündem geçen aya damgasını vurdu. Yada birileri gündem yarattı diyelim. Ben bu yapay gündeme bir tiyatro oyunu gibi bakıyorum. Biri sahneye oyun koydu ve oyuncular bu yönetmenle aynı milletten değildiler. Oyunun yönetmeni öyle bir kurnaz oyun ortaya çıkardı ki, oyuncuları kendi aralarında bile birbirine düşümeyi başardı ve bizler bu oyuna öyle bir pür dikkat oynamaya başladık ki yönetmene nerdeyse iş düşürmedik. Hemen kendi aramızda filimlerde ki gibi, bu oyunda da iyileri ve kötüleri yarattık. Yönetmen çoktan koltuğuna kurulmuş elin oğuşturarak bizim mükemmel ve gerçekçi oyunumuzu izlemeye başlamış ve bıyık altından birbirimizi nasıl yok ettiğimizi seyretmeye koyulmuştu. Daha yönetmen başlayın işaretini verir vermez 3 kişinin ipini çekmiş vatan haini ilan etmiştik. Yönetmenin çok hoşuna giden bu oyun artık kendi aramızda devam ediyordu. Hemen hemen herkes birbirinin kuyusunu kazıyor, hainler ve hain olmayanlar diye ikiye ayrılmaya bile başlamıştık. Sanki biz bu oyunu bekliyormuşuz gibi geldi bana. Biri çıksada aramıza girip bizi bölse, parçalasa ne güzel olur diye bekliyormuşuz gibi. Oysa 22  kasımda seçim var ve biz bir bütün olup bu seçime damgamızı vurmayı beklemiyormuyduk?  Şimdi ne yapıyoruz? Bir oyunun figüranları olduk ve kendi aramızda kıyasıya oynuyoruz. Uyanık olalım ve oyuna gelmeyelim. 22 kasımda hiç gitmediğimiz kadar istekle sandığa gidelim. Ders alacaklara ders verelim, dersini alanlarıda ödüllendirelim.

(51. sayıda yayınlanan yazı)


Politika Masalı

 Politik bir hikaye ye başladım. Hikayemiz bu yaşadığımız ülkede geçiyor. Kimler yok, kimler yok ki hikayemizde, hani olanları değilde olmayanları ancak size sayabilirim. Hikayemiz politik bir maratonu anlatıyor. Sosyal demokratların lideri Ormancının yarışmadaki favorisi Al  Bayraklı bayan. Çok güveniyor bu Bayraklı bayana Ormancı, tabi spor yazarları sürekli Ormancının takımını önde gösteriyor, lakin yarışmada tek olmadıklarını anlamaları uzun sürmüyor. Harry Potter’un takımı da var. Gerçi daha yarışma başlamadan dışardan müdahale ile takımdan iki yarışmaçıyı saf dışı bırakıyor Harry Potter. Ama yarışmaya Türk seyirci çekebilmek için  Eski bir yarışmacıyı çağırıyor. (Gerçi bu Eski yarışmacının pek de iyi derecesi yok, hatta geçen yarışmaya, yarışma başladıktan sonra katıldı ama yinede iyi koşamadığı için pek desteklenmedi). Harry Potter’ın takımında daha önceden de yarışan , bu tür yarışmaları Çöerez gibi gören biri daha var ama Türk seyircilerin desteğini alamazmış gibi görülüyor. Harry Potter’un  saf dışı kalan Elmacının oğlu ve Tongaya düşmeyen yarışmacıları  vardı, ama bazı kimseler bu yarışmacıların eskiden büyük büyük ataları koşarken bu kişilerin atalarına çelme attıklarını iddia edince, Harry Potter onlara inanıp bu iki yarışmacıyı, yarışmaya almadı. Ormancının takımında da aynı nedenlerle Dinç bir Er de saf dışı kaldı.Dedim ya bu yarışmada başkalarıda var diye, Ormancının takımında Keklik gibi koşanlar, Saraçcılar ve Hurilerde var. Yeşil formayla Soldan koşan takımda da Bir adet Gül ve Dikilitaş var. Kızıl formalı takım da, Saadetli, Nuh gibi Düzgün koşuculara sahip. Verdonk teyzenin takımında geçen yıl koşan bayan yarışmacı bu yıl koşmuyacağını evinde oturup Örgü öreceğini belirtmiş, yani Verdonk teyzenin takımına kimse tezehürat yapmayacak gibi görünüyor.  Fakat Türk seyirciler arasında en çok konuşulan, geçen yarışmada da yarışmaya sonradan katılmasına rağmen seyricinin sempatisini toplayan, 66 numaralı formasıyla Koşan, Kaya var. Kaya, Koşucuların içinde, seyirciden en çok alkışı alacak yarışmacı olacak gibi görünüyor. Yarışma 22 kasımda son bulacakmış. Hikayemiz bu kadar, gökten 3 oy düşmeyeceğine göre en iyisimi siz oyların gökten düşmesini beklemeden sandığa giderek oyunuzu kullanın.

(52. sayıda yayınlanan yazı)


Hollanda MUZ cumhuriyetimi?

 Geçtiğimiz günlerde Hollanda da yaşananlar yukarıdaki başlığı atmama neden oldu. İlk önce uyum yasası ile gençlerin özgürce eş seçme hakkı ellerinden alındı. Hollanda da yaşayanlar arasındaki eşitlik ilkesi ortadan kalkmış oldu. Türk kökenli milletvekilerinin önüne malum mesele çıkarılarak listeden çıkarıldılar. Seçme ve seçilme hakkı tırpanlanmış oldu. Yetmedi Telegraaf gazetesinin iki muhabiri haber kaynaklarını açıklamadıkları için tutuklandılar. Basın özgürlüğü ortadan kalktı. Evet az önce okuduğunuz şeyler  Afrika’da sabah erken kalkanın darbe yaptığı muz cumhuriyetlerinde olan şeyler, ama ne yazık ki demokrasinin büyük harfler yazıldığı bir batı avrupa ülkesinde olunca insan şaşırıyor.

 Seçimler oldu, yine bir demokrasi sınavından geçtik. Fakat bu sınavda sınıfta kalanlar oldu ve çok iyi derece ile geçenler oldu. İşçi Partisi (PvdA) bu sonuçtan çok dersler çıkarmalı. W. Bos, derhal parti liderliğinden istifa etmeli diyecektim ama bu durum ancak gerçek demokrasilerde olur muz cumhuriyetlerinde değil !

 Verdonk teyze giderken bile kendi uydurması olan uyum yasasını senatoya da kabul ettirdi. Kabul edenler Hıristiyan Demokrat Parti (CDA), Liberal Parti (VVD), ret oyu kullananlar İşçi Partis (PvdA), Sosyalist Parti (SP), Yeşil Sol (Groen Links). Yani yine yanımızsa sol koalisyonu bulduk. Kabul edenler bizim hiç yanımızda olmadılar ki, ne diyeyim bunlara hala oy verenler oldu ya..! Bizim kasabada hep anlatıla gelen bir olay geldi aklıma. Bilirsiniz küçük yerleşim yerlerinde belediye başkanı seçimleri hayli hararetli geçer. İste böyle bir dönemde adaylardan birinin kahvede seçim konuşmasında eski icraatlarından dolayı adaya sana kim oy verir ki diye bir çıkışta bulunan dinleyiciye; - benim küfrettiklerim bana oy verse yeter demiş(çok küfürlü konuşan biri idi). Ee ne diyelim kıssadan hisse anlayana davul zurna az, anlamayana sivri sinek saz..! (Bu arada meraklısına, evet tahmin ettiğiniz gibi seçimi o aday kazanmış)

(53. sayıda yayınlanan yazı)


 

Ben Antalya’da Efes Cup 6’yı takip ederken

 Hep imrenmişimdir, “Şanlıurfada evimin balkonunda oturken, işte siverek kaymakamı, ki kendisini bizim damadın çok iyi arkadaşıdır.” Diye başlayan yazıya.  Bu kez bende böyle bir yazı yazayım dedim. Yakın dostlarımın bildiği gibi sizinde belki iç sayfalarda okuyacağınız gibi, futbol menejeri ve organizatörü Atalay Mutlu’nun davetiyle Feyenoord ve Vitesse futbol klüpleri ile birlikte Antalya, Belek’e 1 hafta kampa gittik. Türkiye 1. ligi ve 2. liginin birçok takımı ile aynı oteldeydik. Dahası Efes Cup 6’da,  Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı, Werder Bremen’i tabiki Feyenoord’u seyretme fırsatı buldum. Antalya’da iken öğrendim ki, gittiğimiz hafta Antalyanın çeşitli otellerinde 1200 yerli ve yabancı futbol takımının kamp yapıyormuş. Tabi kamp sürecinde çok iyi dostluklarımızda oldu, Türkiyenin önde gelen Teknik direktörleri ile hatta Feyenoord’un Teknik patronu Koeman ile akşamları futbol sohbetlerimiz oldu. Pier van Hooijdonk’la olan samimiyetimiz o kadar ilerledi ki, sabahları günaydın pier diye hitap ediyorduk. ( gerçi o bana hiç günaydın sefer demedi ama ) Bu arada Efes Cup 6’yı takip ettiğimiz süreçde basın için hazırlanmış muhteşem olanaklardan faydalandım. Gerçekten takdire değerdi. Türkiye’nin tanınmış bir çok gazetecisi ile birlikteydim. Samimi ortamlar  futbol üzerine Hollanda’dan gelen Türk kökenli futbolculardan falan bahsettik. Yani anlatacağım çok şey var ama uzun olmasın diye,  yoksa pehlivan tefrikası gibi aylarca sürerdi.

Şimdi iyi de bunları bize niye anlattın diyenlerin yakınmalarını duyar gibiyim. Yazımın başında da belirtiğim gibi, böyle yazı yazanlara hep imrenirdim. Benimde böyle bir yazım olsun ki, otuz yıl sonra yazacak konum olsun, “Ben Antalya’da Efes Cup 6’yı takip ederken diye” başlayan. Neyse belki Hollanda’da hükümet kurma çalışmalarından sıkıldıysanız bu yazı iyi gelir.

(54. sayıda yayınlanan yazı)


 

 

 

 

 

 

REKLAM ALANI

OYUNLAR