|
 |
|

|
Aşağıda okuyacağınız yazılarım
Hollanda’da aylık yayınlanmakta olan
Merhaba
gazetesinde çıkan yazılardır. |
|
Git gide iki yüzlü toplum
olmaya başladık.
Türkiye’deki TV kanallarına bakınca bir dizi film kirliliği
hemen göze çarpıyor. Her akşam her kanalda en az iki dizi
film var. İnternet sitesinin birinde yapılan araştırmaya
göre şuan ekranlarda 50 adet dizi film gösterilmekte. Ama
hey haat gelin görün ki bu dizileri profesörlerden ( hatta
Başbakan ve meclis başkanı da dahil ) tutunda zır cahil
kişilere kadar çoluk çocuk hatta bende dahil, kaçırmadan
harıl harıl seyretmekteyiz. Diyeceksiniz ki bu kadar laf
salatasına ne gerek var kardeşim konuya balıklama dalsan
daha iyi değilmi! Evet bende öyle yapacam, konuyu sazan
gibi atlıyacam. Bu dizi filmleri seyrederken düşündüm de ne
kadar iki yüzlü bir toplum olma yolunda formüla1 arabaları
gibi son sürat ilerliyoruz. Mesala bazı dizilerin konuları
bizim örf, adet gelenek vesaire vesaire durumlarımıza
uymasada oradaki kahramanları sonuna kadar savunucusu
olabiliyoruz. Örnek verecek olursak, evli bir kadının bekar
bir erkekle aşk yaşamasını ( Aliye atv ) hararetle
savunurken, aynı şey gerçek hayatta olsa , hatta biraz daha
ileri giderek kendi yakınlarımızda birileri yaşasa
kıyametleri koparır hatta cinayetle sonuçlandırırız. Kurtlar
vadisi (KanalD) diye bir dizi var. Devlet mafya siyaset
matamatiksel şekillenmesi bazında üç kenerı eşit birleşim
olan üçgeni de konu aldığı söylenen dizi cephanelik gibi,
her bölümde kan gövdeyi götürüyor ama gelin görün ki, milli
maçlardan sonra sehir magandalarınca vurulan insaları
görünce “bireysel silahlanmaya hayır” kampanyaları
başlatmıyormuyuz? Bir Türk kızının bir Yunanlı erkek ile
evlenmesine (Yabancı Damat, KanalD) diziyi seyrederken alkış
tutarken, gerçek hayatta manken Tuğçe Kazaz’ın evliliğini
lanetlemizin başka nasıl bir açıklaması olabilir ki. Ağalık
furyası artık her ekrana virüs gibi bulaştı, her kanalın
kendi ağası var. Amma velakin ağalık düzenine karşı çıkan
köylülerin en çok izledikleri dizilerde bu diziler değilmi?
(Bu arada Asmalı Konak dizisini NPS satın almış
Yunanistan’dan sonra Hollandalılarda Seymen Ağa ile
tanışacaklar ). Hele her dizide olan aşk meşk olaylarını
kendi yakınlarımızdan oğlumuz, kızımız, ablamız, abimiz,
halamız, teyzemiz hatta annemiz, babamız yaşasa kıyametleri
koparan biz seyirciler, dizi kahramanlarının yaşadığı
aşklarda sonuna kadar arklarında durmuyormuyuz? Bu durum
gösteriyor ki ekran önündeki bizler bir bunalıma doğru
gidiyoruz. İki yüzlülüğümüzü bu dizilerde dışa vuruyoruz. Ne
diyelim şu mübarek günlerde Allah sonumuzu hayır etsin diye
dua etmekten kendimizi alamıyoruz. Birde biran önce toplum
olarak bir psikoloğa görünelim.
|
Aylık geyik |
|
Takvimlere bakınca haftanın bazen Pazar
gününde bazende Pazartesi gününde başladığını görüyoruz.
Hatta haftanın son günü ise Cuma olarak belirtiliyor. Hadi
bakalım gelinde çıkın işin içinden…!!!
|
Onur(suz) uctuk.
Bende birçok vatandaşım gibi bu yıl uçakla
Türkiye’ye gitmeyi tercih ettim. Doğal olarak uçacağım tarih
kesin olunca yani gidiş-dönüş tarihlerinde fazla seçeneceğim
olamadığı için uçak şirketini değil de tarihi seçmek zorunda
kaldım. Ve nihayetinde Dusseldorf havalimanından istediğim
tarihlerde uçak olduğunu söyledi ‘biletçi amca’ biletimiz
aldık ve ‘biletçi amca’nın sıkı sıkı tembihlediği gibi 2
saat önce orda oldum yani uçağımız sabah 10.00’da uçacağı
için bende sabah 08.00’da Dusseldorf Havalimanında oldum.
İlk süpriz içeri girdiğimde olmuştu, çünku ekranda uçus
saatimiz 12.00 yazıyordu. Yaz dönemi olduğu için anlayışla
karşılamak gerekti, Havalimanı tıklım tıklım doluydu hem 2
saat dediğin neydi ki havalimanında vitrinlere baksak
geçerdi. Bu arada yolcular arasında fısıltı hızla bana da
ulaşmıştı. Uçağın sabah geldiğini ve ekstra sefer olduğu
için aynı uçağın geri donup bizleri alacağı söyleniyordu.
Tabi ben ve diğer yolcular bilgi almak için şirketin
havalimanındaki bürosuna doğru yöneldiğimizde bizi isminin
ONUR olduğunu öğrendiğimiz beyefendi karşıladı. Yaz
döneminde bu tür aksamaların doğal olduğunu telaşlanacak
bişey olamdığını uçağın sabah gelmediğini gelse bizi
almadan dönmeyeceğini falan anlattı, yalnız Türk Hava
Yolları’nın hatta Lutfthansa’nın bile geç kalktığını
anlattı. Tabi bu suçluluk psikolojisiydi. Kendi hatanızı
başkalarının hatalarını örnek göstererek kpatmaya
çalışmaktı. Tabi bu arada saat uçağımızın kalkış saati
havalimanının ekranında 12.00 yazmakta ama saat 13.30 olmuş
biz içeri bile almıyorlar. Tabi sinirler gerilmeye başladı
yolcular uçak şirketinin (ONUR beyin) bürosunun önünde
tartışmalar yaparken ismini bir türlü vermeyen ‘yetkisiz’
yetkili kendisinin birşey yapamayacağını uçağın arızalanarak
İstanbula indiğini ve tamir edilerek yola çıktığını söyledi
ve kendisinin bile inanamayacağı yalanını yolculara söyledi.
Eğer uçağa yanlışlıkla uzay mekiği motoru takılmadıysa,
Türkiye’den saat 13.00 da kalakan uçak saat 14.00 da
Dusselldorf havalimanında olacaktı. Tabi bu arada ONUR bey ,
bay yetkisiz yetkili ve bilumum büro personeli ortadan
kayboldular. Ne bir bilgi veriliyor nede ekranda 14.00
yazısı değişiyor. Evi yakın olanlar evlerine gittiler bu
arada ama ben Hollanda’dan geldiğim için ve beni bırakan
araç çoktan geri döndüğü için benim öyle bir şansım yoktu,
bu arada biletleri satan ‘biletçi amca’ konuyu araştırıp
bana geri döneceğini söylemesine rağmen hala geri aramadığı
gibi telefonlarıma da çıkmamakta direniyordu. Saatler
geçiyor, sinirler geriliyor ONUR beyin bürosunun önünde
yolcular kendi aralarında uçağın akibeti konusunda yüksek
sesle fikir teatisinde bulunurlarken kalkış saatlerini
gösteren ekranda uçuş saatimiz 16.00 olarak değiştirildi.
Tabi bu değişikliğe kimse inamadığı için tekrar ONUR beyin
bürosunun onünde toplanıldı bu arada uçağın havalimanına
indiği anons edilince biraz ferahladık, en azından uçak
gelmişti, birde içeri girip uçağı kendi gözümüzle görünce
iyice ferahladık ama 16.00 da kalkacağı duyrulmasına rağmen
15.45’de hala içeri alınmamamız yine morallerin bozulmasın
sebep oldu. Nihayetinde 16.30 da içeri alındık ve 17.00’de
uçak hareket etti. Ve biz türkiye saati ile 21.30 da İzmir’e
inmiştik. Yani evden çıkıktan tam onbeş buçuk saat sonra
İzmir’e varmıştık. Birdaha ki Türkiye seyahatlerimde , ONUR
beyin şirketiyle uçmamak için kendime söz verdim. Onur(suz)
uçuşlar.
|
Ben yazdım. |
|
Gazeteciliğimizi çıkarlarımız için
kullanmadığımızda gazeteci olacağız.! Yoksa tüccardan
farkımız kalmayacak. |
|
Anlayan anladı.
|
Paracetemol
herşeye iyi gelirmi
Hollanda da, Türkiye gibi herhangi bir
şikayetinizde günün bir saatinde istediğimiz doktor a
gidemiyorsunuz. Yaşadığımız bu ülkede ev doktoru (aile
doktorluğu yada huisarts) sistemi olduğu için önceden
randevu alıp gitmek zorundasınız. Peki herzaman mümkünmü? Bu
soruya bir çoğumuzun koro halinde “hayır” diye tepki
verdiğinizi duyar gibi oluyorum. Çünkü; doktora ulaşmadan
önce sekreter enegelini aşmanız lazım. Eğer doktor
sekreterinin sorduğu ahiret sorularına doğru yanıtlar
verebilirseniz, yada o gün sekreterin sağından kalktığı bir
güne denk geldiyseneiz ne mutlu size, bravo başardınız.
Zaten dil sorunu olan yabancı bir birey olduğumuzdan,
sekretere sorunumuzu anlatırken ağrılarımızın dahada
artmasına engel olamamaktayız. Bu durumda atesinizin 40
derecede oldugunu yada bacağınızın kırık olduğunu söyleyerek
(biz buna masum yalan diyelim) randevuyu koparmayı
başarabilirsiniz. Hadi diyelim randevuyu koparmayı
başardınız. Sırada doktor var, güçbela derdinizi
anlattınız. Doktor sizi dinledi ve bombayı patlattı. “Size
paracetemol yazıyorum.
Yemeklerden sonra günde 10 tane
atabilirsiniz.’ Dedikten sonra size kapıyı gösterir. Siz
ağrıdan da ölseniz artık geri dönüş yok. Yani Paracetemol la
mutlu olmaya bakmanız gerek. Çünkü paracetemol herderde deva
tek ilaçtır. Çünkü paracetemol’u kendi paranızla almak
zorundasınız. Hastaklık sigortanız marafınızı karşılamaz.
Hani doktorlarla sigorta şirketlerinin arasında gizli bir
anlaşma varda bizmi bilmiyoruz diye düşünmüyor değilim.
Aslında benim daha parlak fikrim var. doktorlar paracetemol
yerine, hastalara «sizin derdiniz doktorluk degil hocalık
gidin bir hocaya size nuska yazsın » deseler hastalık
sigortaları zil takıp oynarlar. Ne diyelim cümlemize geçmiş
olsun 2 paracetemol alın buda geçer.
(42. sayıda yayınlanan yazı)
Temenni
Geleneksel olarak ya içinde bulunduğunuz yılın son ayında
yada yeni yılın ilk ayında mutlaka geçmiş yılın bir
değerlendirmesi ve gelecek yıla dair temenniler olur. Ne
yani bizim boyumuz kısamı bizimde bu konuda edecek iki çift
lafımız vardır elbet. Dedik ya değerlendirme ve temenni,
genelde şöyle olur; ikibin bilmem kaç yılı felaketlerle
geçti, gelecek yılın felaketlerden uzak huzur icinde geçmesi,
diye devam eden, kulağa hoş gelen istek ve arzularla dolu
kelimelerin peş peşe sıralanmasıyla oluşan uzun bir cümle
kurulur. Fakat gelir görün ki, bu o gelen yeni yılda da
geçen yılda olduğu gibi felaketlerin tarihlerihle
sıralanmasına varan değerlendirmelerle bir sonraki yılın
daha iyi geçmesi arzusuna dönüşür. Bakın mesala son
günlerini yaşadığımız bu yılda da onlarca doğal yada doğal
olmayan felaketler yaşamadıkmı? Hani oysa bir önceki yılın
son ayında bu yıla ilişkin onca temennimizi dile
getirmemişmiydik. Hatta o yılın son saatini eşe dosta cep
telefonumuzdan onlarca mesaj cekmemişmiydik, onlarda bu
arzularımıza katılan ve yeni yılımızı kutlayan mesajlar
cekmemişlermiydi. E neoldu şimdi? Herkesin temennisi aynıydı
da bu yılda yine tutturamadık. Yine umutlar gelecek yılamı
kaldı. Hani Kayahan’ın şarkısındaki gibi <Yine bize hüsran
yine hasretmi var, yine bize esmer günlermi düştü?> ya biz
bir yerde yanlışlardayız yada yolunda gitmeyen bişeyler var.
Benim önerim bu yıl bir temenni de bulunmayalım, hatta
kimseye cep telefonumuzdan mesaj da çekmeyelim (Bu arada
telefon şirketlerini paraya boğmamış kendi ekonomimize zarar
da vermemiş oluruz), hatta yeni gelen yılı kutlamayalımda.
Diyeceğim şu ki birde böyle deneyelim, belki gelecek yıl bu
yıla nazaran daha iyi geçer. Bunca laf kalabalığından sonra
sizlere sağlıklı, mutlu, huzurlu, felaketlerden uzak, bol
kazançlı yeni bir yıl diliyorum. Benimki bir temenni canım,
yoksa olacağından değil.
(43. sayıda yayınlanan yazı)
2006’yı bekleyenler
Geçen ayki yazımda yeni yıldan beklentilerimizi yada
temmenilerimiz kaleme almıştım. Bu seferde başka bir bakış
açısından değerendireceğim yeni yılı, topa dibinden hafif
kavis vererek vuracak ve 2006’yı ters köşeye yatırıp, ilk
golü atacağım. Dedikya 2006’dan temennilerimizi dile
getirdik diye, şimdi de 2006’yı bekleyen süprizleri!
Sıralayacağım.
Mesela yerel seçimleri sana sakladık (Mart 2006), esasında
daha önce karar vermiştik ama şimdiye kadar sır olarak
sakladık. Laf aramızda 2005 kendisinden bekleneni veremedi,
biraz kırıldık, zar zor sana yetiştik. Geçim sıkıntımızı
yine devam ettireceğiz sende de, çünkü ekonomi profesörleri!
Öyle diyor. 2005’in sana kötü bir süprizide işsizlik sayısı,
sana 475 bin işsiz devretti. Kızmadın inşallah, senden bunu
azaltmanı bekliyoruz. En önemli değişiklik de hastalık
sigorta primlerinde. İlk primleri görünce sana çok kızdık,
ağzımıza geleni saydık. Gerçi vergiden birkısmını alınca
biraz yumuşayanlar olduysada şahsen benim kızgınlığım daha
geçmedi. Bak gözünü seveyim bir kolaylık bul bu işe, bu
primler çok yüksek. Ama bunda 2005’in de suçu var tabi onun
zamanında planladılar. Bir önemli konuda yabancılardan
sorumlu Devlet Bakanı Bayan Verdonk, Hollanda ikinci meclisi
miletvekilleri kazan kaldırmalarına rağmen, 2005’de Bakan
Verdonk’u koltuğundan kaldıramadılar. (Oysa ben yakından
gördüm fazlada kilolu bir bayan değil, hani Bos (PvdA),
Marijnissen (SP) Halsema (Yeşil Sol), koltuğun ayaklarından
tutsalar kaldırırlardı ama ) Yani Bakan Verdonk tartışmalı
bir bakan olarak 2006’ya geliyor. Senin zamanında da
tartışma sürecek gibi. Tabi bu arada ünlü astrologlar senin
işine burunlarını sokup neler olacağı konusunda da
tahminlerde bulundular. (Yalnız bu kez ne konuşan sakkalı
bebekten nede kıyamet gününden bahsetmediler. Onları daha
çok evelenip boşanacak, magazin duyasının meşhur simaları
ilgilendiriyordu.) Bakalım onlarmı haklı çıkacak yoksa
senmi? Esasında sana devrettiği herşeyi da saymadım. Yoksa
gelmekten vazgeçerdin. Tabi şimdi 2005’i de değerlendirip
bir not vermek gerekir. Hatta oturun eşinizle, arkadaşınızla
filan bu not durumunu iyice bir değerlendirin. Siz ne
veriyorsanız, bir puan da ben veriyorum üzerine. Benden size
kafadan kanaat notu yani. Çünkü zor bir yıldı bu 2005 yılı.
Bu ülkede zor bir yıl daha geçti. Bu ülkede yaşadığınız için
siz zaten çoktan hak ettiniz kanaat notunu. Hadi bakalım o
zaman: İyi yıllar! tam puanlık, yıldızlı pekiyili bir yıl
diliyorum size!
(44. sayıda yayınlanan yazı)
Şeffaf ülke Hollanda
Artık hiçbir şey gizli kalmayacak. Çünkü Hollanda
demokrasinin sınırsız yaşandığı bir ülke. Böyle bir ülkede
de gizlilikten, devlet sırrından bahsetmek abesle iştigaldir!
Bakınız son günlerde ki haberlere. En son Savunma
bakanlığının memorystick `i (tam bir Türkçe karşılığı
olmasada, bir tür hafıza deposu olarak adlandırabiliriz) ,
bakanlık personelinden bir kişi kiraladıği arabanın içinde
unutunca, Hollanda`nın Afganistan`da bulunan askeri gücü ile
ilgili bütün gizli sırları RTL4 televizyonunun eline geçti.
Tabi medya açısından bakınca gazetecilik başarısı gibi
görünen bu olay aslında Hollanda devleti için tam bir
fiyaskodur. Neden derseniz? Bu olay ilk değil çünkü. Daha
öncede 2004 de AIVD`nin ( Hollanda gizli servisi ) trende
dizüstü bilgisayarı çalınmıştı, Gazeteci Peter R. de Vries
Savcı`nın bozuk bilgisayarını sokakta bulmuş, yine AIVD`nin
çalışanlarının arabada unuttuğu bilgisayar disketleri `ni
ele geçirmişti. Afganistan`a asker gönderelimmi,
göndermeyelimmi tartışmalarında bu memorystick `in arabada
unutulup gizli bilgirin kamuoyunca öğrenilmesi düşündürücü
bir durum olsada asıl devletin gizi belgelerinin sokağa
düşmesi bir devlet açısından affedilir bir durum değildir.
Fakat bu duruma Savunma Bakanlığı ve AIVD yetkilileri sessiz
kalmayı tercih ediyorlar. Hatta soruşturma bile açmadılar.
Aklıma iki soru geliyor, ya sokağa düşen bilgiler önemsiz
yada birileri bu olanların üstüne bir bardak soğuk su içip
“havada bulut sen bu duydukalarını gördüklerini unut” demek
istiyor. Düşündümde eğer ben bakan olsaydın nasıl bir
açıklama yapardım diye, heralde şöyle derdim; Hollanda da
demokrasi vardır. Gizli saklı birşey olamaz. Herkesin
herşeyi bilme hakkı vardır. Diye nutuk atardım. Ya Hollanda
gizli servisi, AIVD`nin başındaki kişi olsaydım; Bizler
şeffaflıktan yanayız, gizli saklı işlerimiz olamaz. Derdim
de millet bana kaba etiyle gülerdi. Bu arada bir önerimde
var, hazır Peter R. de Vries politikaya atılmışken, Savunma
Bakanlığı ve AIVD`nin birçok gizli belgesiyde elindeyken,
kendisini hemen Savunma Bakanı yapmalı. Afganistan`a asker
gönderme nedeniyle krize giren hükümeti krizden de kurtarmış
oluruz. Sokakta insanların anadillerinde konuşmasını
yasaklamayı düşünen bakan Verdonk’da bu olaylar karşısında
tepkisi heralde belegelerin sokağa dökülmesini yasaklamak
olurdu. Artık devletin gizli belgeleri diye bir kavram
Hollanda için geçerli değil çünkü herşey şeffaf.
(45.
sayıda yayınlanan yazı)
Misafir, misafiri sevmez
Gectiğimiz ay bir haber dikkatimi çekti. Haberde özetle
şöyle diyordu; Hükümet, Polonyalı işçilere uygulanan üç
aylık vize uygulamasına son vererek , 1 Mayıs 2006`dan
itibaren Polonyalılarla birlikte Avrupa birliğine üye olan
10 yeni ülkenin vatandaşlarınada oturma ve çalışma izni
vermeyi planlıyor. Ne var bunda diyeceksiniz. Şöyle diyeyim
o zaman, Hollanda`da geçen yıl istatistiklere göre işsizlik
oranı %6,5, Bu işsizlerin çoğunuda yabancılar oluşturmakta.
Bu yabancıların içinde de çoğunluğu Türkler oluşturmaka.
Şimdi de Polonya tarafına bakalım, oradaki işsizlik oranıda
%20. Hollanda`daki işsizliğin sebeplerinden bir taneside
ucuz Polonyalı işçiler olarak gösterilirken, hükümetin
Polonyalı işçilere üç aylık vize uygulamasına son verme
isteği hangi mantığa sığar şaşarım. Esasında Avrupa
Birliğene üye olan 10 yeni üye için Hollanda, ülkedeki
işsiliği arttırmaması için diğer Avrupa Birliği ülkeleri
gibi sınırlama getirmişti. Peki ne oldu da bu uygulamaya son
verilmek isteniyor? Almanya ve Belçika bu uygulamaya devam
ederken, Hollanda’daki Polonyalı ucuz işçi sevdası nerden
çıktı. Polonyalı ucuz işçi sevdasının arkasında tabiki
işverenler var. Patronların baskısıyla VVD ve D66 partileri
vizenin kaldırılmasını savunurken, CDA ve PvdA çekimser
davranıyorlar, ama CDA da ortaklarının baskısına fazla
dayanamaz gibime geliyor. Bulunduğum şehirdeki üç vardiye
çalışan bir işyerine 3 otobüs dolusu 120 civarında Polonyalı
işçi geliyordu her vardiye için. Üstelik iki saatlik bir
yolculuktan sonra. İşsizliğin yüksek olduğu bir şehirde 360
kişiyi, hemde Hollandalılardan üçde bir ucuz fiyata
çalıştırmak işverenin kesesini dolduruken esasında devleti
de zarara sokmakta, çünkü bu 360 kişi sosyal yardım almaya
iş bulamadıkları sürece devam edecekler. Bu haberein hemen
akabinde yeni bir haber daha çıktı; geçen yıl ticaret
odasına 2600 Polonyalı işyeri açmak için kaydolmuşlar. Bu
arada 1900 Türk girişimci de 2005 yılında Ticaret odasına
kayıtlarını yaptırmışlar. Ajanslar; Hollanda`da geçen yıla
kadar en çok işyeri açan yabancı grup olma özelliğini
koruyan Türkleri, Polonyalılar 2600 işyeri açarak Türkleri
geride bıraktı diye duyurdu. Eh önce işlerimizi elimizden
aldılar sonrada işyerlerimizi. Bizler bu ülkeye misafir işçi
olarak gelmiştik. Hani Türkçede bir söz vardır. Misafir
,misafiri sevmez, ev sahibi her ikisinide sevmez diye.
(46. sayıda yayınlanan yazı)
Her doğuş’un bir batış’ı vardır
Yazı yazmak için bilgisayarın başına geçmiştim. Yazımda yeni
yıldan, bayramdan, beklentilerimizden, siyasetten, günlük
yaşamdan bahsedecektim ki; dikkatli bir dostum mail adresime
bir yazi göndermiş. Yazıyı okudukça, okudukça şaşkınlığım
bir kat daha arttı. Yazı galu bela zamanından kalma Emin
Çölaşan - Mehmet Barlas, Hikmet Çetinkaya – Fehmi Koru
kavgaları gibi, Türkiyede bile artık taraftar bulmayan, köşe
yazarı kavgalarını sanki Hollandaya taşımaya çalışıyordu.
Üstelik modası geçmiş bir tabirle dinci-dinsiz diye. Baştan
diyeyim kimsenin inancını sınamak kimseye düşmez, bunu ancak
Allah bilir. Birde “bir kısım medya” diye kulakları
tırmalayan bir tabir kullanmış ki evlere şenlik. Tekrar
konuya dönersek, bu kavgayla ne amaçlandığını açıkcası
anlayamadım. Hani çok satmak için böyle bir yazı yazıldı
desem, Hollanda da yayınlanan Türkçe yayınlar parayla
satılmadığı için böyle birşeye gerek yok. Belki okunmak için
olabilir diye düşünüyorum, da yukarıda da belirttiğim gibi
okuyucu böyle kavgalara pirim vermiyor artık.
Peki amaç ne? Reklam pastasından daha çok pay
almak mı? Reklam verenlere biz dinciyiz, onlar dinsiz
reklamlarınızı ona göre verin diye jurnallamakmı? Dini
kullanarak reklam toplamak mı?
Birde çok dikkatimi çeken cücelerin
kendilerini dev aynasında görmeleri. Tirajdan abone
sayısından bahsetmeleri. Şimdi sıkı durun! Bu yazacağım şey
tamamen gerçek ve belgelidir. Bir gazete, o ay gazetelerine
abone olanların isimlerini gazetelerinde yayınlıyordu. Merak
ya hangi şehirden abone oluyorlar diye göz atarken bir isim
dikkatimi çekti, bu isim gazetenin bir kaç yerinde vardı.
Gazetedeki yazarlara bakınca gözlerime inanamadım, gazetenin
genel yayın yönetmeni gazeteye abone olmuş. Allah bilir ya
sayıyı şişirmek için gazetede çalışanları ve yakınlarınıda
abone etmişlerdir. Yalnız hem fikir olduğum bir konuda var
kendisiyle, 2-3 bin yada 5 bin gazete yada dergi basıp 15-20
bin basıyoruz diye yaygara yapanlar var. Geçmişte 400 bin
kişiye ulaşıyoruz diye manşet atanları bile gördük. Hollanda
da bir gazetenin kaç adet basıldığı değil, nerelere kadar
ulaştığıdır. 15 bin gazete basarsınız, kendi görüşünüzün
camilerine, bankalara, reklam verenlere ve yakın yerlere (ki
reklam verenler görsün diye), Amsterdam, Rotterdam ve Den
Haag da da belirli yerlere tomarla gazete bıraktızmı bui ş
tamamdır. Ama yok öyle bizim gibi 2 hafta bütün Hollanda yı
gezinde göreyim sizi. O zaman karşıma çıkın biz her yere
ulaşıyoruz deyin.
Bir konu daha var ki bende takıntı haline
geldi. Gazetelerini demişlerle duymuşlarla övenlere bir çift
lafım var. Önce gazete gibi gazete çıkaracaksınız, dergi
gibi degil. Çünkü Hollanda da sapla saman birbirine karışmış
durumda, yani gazete gibi dergiler, dergi gibi gazeteler
var. Bir kaç kelimede şu Türkiyedeki basının uzantıları
konusunda. Öyle uzun uzun araştırmaya gerek yok hangi
gazetenin ve derginin içeriğinden yada isminden kimin
uzantısı olduğunu anlarsınız, bu kadar saf olmayın lütfen.
Son söz; biz 40 kişiyiz birbirimizi biliriz. Kimin kim
olduğunu, hangi entriklar cevirdiğini, hangi cemaatden
olduklarını, reklam almak için dönen dolapların hepsinden
haberdar oluruz. Dediğiniz gibi elbiseyi kim giymek isterse
buyrusun, ben bildiklerimi yazdım. Sizde ne biliyorsanız
kimi biliyorsanız açık seçik yazın. Yoksa biçtiğiniz o
elbiseyi kimse giymez yazınızda muallak da kalır .
(47. sayıda yayınlanan yazı)
Allah korusun..!
Mart ayı dert ayı derler , aslında mart ayı aynı zamanda
vergi ayıdır. Hollanda’da nerdeyse herkes bu ay ülkelerine
bu ayın sonuna kadar geçmiş yılda kazanamadıklarını!
bildirirler. ( Sanki bilmiyorlarda illa birde bize teyit
ettirecekler.) Hepimizin bildiği gibi, Hollanda vergi ülkesi.
Bu ülkede havadan, sudan, hatta uçan kuştan vergi alınır.
Hollanda’daki girişimciler kazançlarının yaklaşık %60’ını
devlete vergi olarak verirler. Hiç merak ettinizmi,
verdiğimiz bu vergiler acaba nerelere harcanıyor? Hani
Türkiye’de KDV yeni uygulanmaya başladığı yıllarda TV’lerde
bir reklam vardı. “Ödediğiniz vergi, size yol, su ve
elektrik olarak geri dönecektir” diye bir slogan vardı. Ama
Hollanda’da su, elektrik gibi hizmetler özelleştirildiği
için bize geri dönmesini bırakın üstüne üstelik bizden fazla
fazlada para alıyorlar. Şimdi niye anlatıyorum bunları?
Ödediğimiz vergi nereye gidiyor onu anlatacağım. Oraya,
buraya, şuraya gidiyorda birde Hirsi Ali hanım efendiye
gidiyor. Evet bu hanım efendi her fırsatta müslümanları
aşağılarken, 1 milyon müslümanın ödediği vergi onu koruyor.
Nasılmı? Kulağıma gelen bilgilere gore Hirsi Ali hanim
efendinin korunması için yıllık harcanan miktar 1 milyon
euro’muş. Yani her müslüman bu bayanın korunması için yıllık
1 euro veriyor. Hani müslümanlar para verip koruyorlarda ,
bu kezde oturduğu çok korunaklı evinin komşuları kazan
kaldırdı, “istemezük” diye. E ne yapacak şimdi bu bayan
evsizmi kalsın? Bence demir Rita teyze ile konuşsun (zaten
aynı partiye üyeler ve birde Rita teyzemin parti liderliğini
de destekliyor) şu aile birleşimi yasasını falan kaldırsın
sınırları açsın müslumanlar bu ülkede 16 milyon olunca,
alınan vergilerde artar ve kendisine, komşusu bilem olmayan
bir ev alınarak en üst düzeyde koruma sağlanır. Ama bence en
iyisi Allah korusun...!
(48. sayıda yayınlanan yazı)
Alma
mazlumun ahını…
Son bir ayda neler oldu neler, Hollanda gündemini sürekli
işgal eden iki kişi, geçen ayda gündemi işgal etmeye devam
ettiler. Biricisi Ayan Hirsi Ali ( yoksa MAGAN’mı demeliyim)
yalanlarının içinde boğuldu ve milletin vekilinin yalancı
olamayacağını düşünmüş olmalı ki, milletvekilliğinden itifa
etti. Doğru olanını yaptı, Amerika’ya gidecekmiş. Kendisinin
yolu açık olsun, tutmayalım. Bu arada Hollanda, Ayan
Hirsi’yi korumak için paraları sokağa atmakatan kurtuluyor,
darısı Amerika’nın başına. Merak ettiğim birşey var,
Hollanda dan sığınma hakkı almak için onca yalanın ardına
sığınan bu bayan, Amerika’da yaşamak içinde yeni
yalanlarının arkasınamı sıgınacak? Esasında ben ona güzel
bir senaryo hazırladım. Bu kez kendisini İran’lı olarak
göstersin, Submission` ( itaat) 3 filmini çektirmiyorlar
desin, e bir kaç daha uyduruk birşeyler buldumu tamam
demektir. Hem bu arada Amerika için bir taşla hem Tahran’ı
hemde petrol kuyularını vurmak için iyi bir sebep olur. Ne
diyelim Amerika, püsküllü belan’ı tepe tepe kullan. Geçen
ayın ikincisi de Rita Verdonk teyzeydi. Olmadı yine
başaramadık, Rita teyzeyi VVD’nin başına getirip
kurtulacaktık, beceremedik. Oysa o kadar uğraştım, tanıdığım
butün VVD’lileri arayıp Rita teyzeyi övdüm, sabahlara kadar
mail yazdım. Ama VVD’liler uyandılar, benim Rita Verdonk’u
desteklememden kıllandılar. Partinin başına Mark Rute’yi
geçirdiler. Böylelikle Rita Verdonk Bakanlıktaki görevinde
kaldı, yani anlayacağınız başımıza kaldı. Ama sanki Rita
Verdonk’u birazda Ayan Hirsi olayı yıktı gibime geliyor.
Oysa ikiside biribirlerinin o kadar iyi destekçileriydiler
ki, bitişleride yine kendilerinden oldu. Bizde bir beddua
vardır; “biribirinizden bulun inşallah” diye de biz yinede
beddua etmeyelim. Ne diyelim “alma mazlumun ahını, çıkar
aheste aheste”. Türkiye’ye izine gideceklere hayırlı
yolculuklar, kazası belasız gidip gelmek nasip olsun
inşallah. Eylülde gürüşmek ümidi ile sağlıcakla kalın.
(49. sayıda yayınlanan yazı)
Anlayanlar Anlamayanlara Anlatsın
Olan oldu, sonunda Verdonk teyze ve Hirsi Ali elele verip
yapacaklarını yaptılar ve hükümetin düşmesine sebep oldular.
Hollanda seçime gidiyor. 22 Kasımda sandık başındayız. Bu
seçim bizim için hayırlı oldu desem yeri var , en azında
Verdonk teyze artık bakan olamayacak büyük bir ihtimalle.
Peki ya yabancılara çin işgencesi çektiren yasalar ne olacak.
Verdonk teyze yaptı e ne yapalım geri dönemiyoruzmu
diyecekler. Yok öyle yağma, şimdi sıra bizde, hani
yabancıları çantada keklik gören partiler varya işte onlara
görev düşüyor ve tabi ki bize. Önce, bu yasaları sil baştan
yeniden yapacaklarına dair söz verecekler. Bizde bu sözü
aldığımız partilere oy vereceğiz. Ha bu arada geçen dönemde
oy verdiğimiz Türk kökenli milletvekilleride bizi büyük
hayal kırıklığına uğrattılar. Kendilerinden beklediğimiz
performansı gösteremediler. Yabancılarla ilgili yasa
görüşmelerinde sessiz kalıp partilerinin ardına sığındılar.
Bunlarıda unutmadık. Gerçi Fatma Kaya-Koşer bir istisnadır
geçen dönem için. Bu dönemde de Kaya-Koşer gibi yürekli
isimler gelecektir. Sizen tek ricam oyunuza sahip çıkın ve
kime oy vereceğinizi iyi düşünün. Yok artık öyle üç kuruşa
beş köfte, ne kadar köfte o kadar ekmek. Bize bir adım
gelsinler biz beş adım gelelim. Bu kadar atasözü yetti
heralde anlayan anlamıştır.
Anlamayanlar 22 Kasım sabahı anlarlar.
(50. sayıda yayınlanan yazı)
Oyuna gelmeyelim.
Yoğun günden bir türlü kurtulamadık. Tabi ki seçim var ve
gündemin dolu dolu olması da normaldir heralde. Yalnız bu
kez yapay gündem geçen aya damgasını vurdu. Yada birileri
gündem yarattı diyelim. Ben bu yapay gündeme bir tiyatro
oyunu gibi bakıyorum. Biri sahneye oyun koydu ve oyuncular
bu yönetmenle aynı milletten değildiler. Oyunun yönetmeni
öyle bir kurnaz oyun ortaya çıkardı ki, oyuncuları kendi
aralarında bile birbirine düşümeyi başardı ve bizler bu
oyuna öyle bir pür dikkat oynamaya başladık ki yönetmene
nerdeyse iş düşürmedik. Hemen kendi aramızda filimlerde ki
gibi, bu oyunda da iyileri ve kötüleri yarattık. Yönetmen
çoktan koltuğuna kurulmuş elin oğuşturarak bizim mükemmel ve
gerçekçi oyunumuzu izlemeye başlamış ve bıyık altından
birbirimizi nasıl yok ettiğimizi seyretmeye koyulmuştu. Daha
yönetmen başlayın işaretini verir vermez 3 kişinin ipini
çekmiş vatan haini ilan etmiştik. Yönetmenin çok hoşuna
giden bu oyun artık kendi aramızda devam ediyordu. Hemen
hemen herkes birbirinin kuyusunu kazıyor, hainler ve hain
olmayanlar diye ikiye ayrılmaya bile başlamıştık. Sanki biz
bu oyunu bekliyormuşuz gibi geldi bana. Biri çıksada aramıza
girip bizi bölse, parçalasa ne güzel olur diye bekliyormuşuz
gibi. Oysa 22 kasımda seçim var ve biz bir bütün olup bu
seçime damgamızı vurmayı beklemiyormuyduk? Şimdi ne
yapıyoruz? Bir oyunun figüranları olduk ve kendi aramızda
kıyasıya oynuyoruz. Uyanık olalım ve oyuna gelmeyelim. 22
kasımda hiç gitmediğimiz kadar istekle sandığa gidelim. Ders
alacaklara ders verelim, dersini alanlarıda ödüllendirelim.
(51. sayıda yayınlanan yazı)
Politika Masalı
Politik
bir hikaye ye başladım. Hikayemiz bu yaşadığımız ülkede
geçiyor. Kimler yok, kimler yok ki hikayemizde, hani
olanları değilde olmayanları ancak size sayabilirim.
Hikayemiz politik bir maratonu anlatıyor. Sosyal
demokratların lideri Ormancının yarışmadaki favorisi
Al Bayraklı bayan. Çok güveniyor bu Bayraklı
bayana Ormancı, tabi spor yazarları sürekli
Ormancının takımını önde gösteriyor, lakin yarışmada tek
olmadıklarını anlamaları uzun sürmüyor. Harry Potter’un
takımı da var. Gerçi daha yarışma başlamadan dışardan
müdahale ile takımdan iki yarışmaçıyı saf dışı bırakıyor
Harry Potter. Ama yarışmaya Türk seyirci çekebilmek için
Eski bir yarışmacıyı çağırıyor. (Gerçi bu Eski
yarışmacının pek de iyi derecesi yok, hatta geçen yarışmaya,
yarışma başladıktan sonra katıldı ama yinede iyi koşamadığı
için pek desteklenmedi). Harry Potter’ın takımında
daha önceden de yarışan , bu tür yarışmaları Çöerez
gibi gören biri daha var ama Türk seyircilerin desteğini
alamazmış gibi görülüyor. Harry Potter’un saf dışı
kalan Elmacının oğlu ve Tongaya düşmeyen
yarışmacıları vardı, ama bazı kimseler bu yarışmacıların
eskiden büyük büyük ataları koşarken bu kişilerin atalarına
çelme attıklarını iddia edince, Harry Potter onlara
inanıp bu iki yarışmacıyı, yarışmaya almadı. Ormancının
takımında da aynı nedenlerle Dinç bir Er de
saf dışı kaldı.Dedim ya bu yarışmada başkalarıda var diye,
Ormancının takımında Keklik gibi koşanlar,
Saraçcılar ve Hurilerde var. Yeşil formayla
Soldan koşan takımda da Bir adet Gül ve
Dikilitaş var. Kızıl formalı takım da, Saadetli,
Nuh gibi Düzgün koşuculara sahip. Verdonk
teyzenin takımında geçen yıl koşan bayan yarışmacı bu yıl
koşmuyacağını evinde oturup Örgü öreceğini belirtmiş,
yani Verdonk teyzenin takımına kimse tezehürat
yapmayacak gibi görünüyor. Fakat Türk seyirciler arasında
en çok konuşulan, geçen yarışmada da yarışmaya sonradan
katılmasına rağmen seyricinin sempatisini toplayan, 66
numaralı formasıyla Koşan, Kaya var. Kaya,
Koşucuların içinde, seyirciden en çok alkışı alacak
yarışmacı olacak gibi görünüyor. Yarışma 22 kasımda son
bulacakmış. Hikayemiz bu kadar, gökten 3 oy düşmeyeceğine
göre en iyisimi siz oyların gökten düşmesini beklemeden
sandığa giderek oyunuzu kullanın.
(52. sayıda yayınlanan yazı)
Hollanda MUZ cumhuriyetimi?
Geçtiğimiz
günlerde Hollanda da yaşananlar yukarıdaki başlığı atmama
neden oldu. İlk önce uyum yasası ile gençlerin özgürce eş
seçme hakkı ellerinden alındı. Hollanda da yaşayanlar
arasındaki eşitlik ilkesi ortadan kalkmış oldu. Türk kökenli
milletvekilerinin önüne malum mesele çıkarılarak listeden
çıkarıldılar. Seçme ve seçilme hakkı tırpanlanmış oldu.
Yetmedi Telegraaf gazetesinin iki muhabiri haber
kaynaklarını açıklamadıkları için tutuklandılar. Basın
özgürlüğü ortadan kalktı. Evet az önce okuduğunuz şeyler
Afrika’da sabah erken kalkanın darbe yaptığı muz
cumhuriyetlerinde olan şeyler, ama ne yazık ki demokrasinin
büyük harfler yazıldığı bir batı avrupa ülkesinde olunca
insan şaşırıyor.
Seçimler
oldu, yine bir demokrasi sınavından geçtik. Fakat bu sınavda
sınıfta kalanlar oldu ve çok iyi derece ile geçenler oldu.
İşçi Partisi (PvdA) bu sonuçtan çok dersler çıkarmalı. W.
Bos, derhal parti liderliğinden istifa etmeli diyecektim ama
bu durum ancak gerçek demokrasilerde olur muz
cumhuriyetlerinde değil !
Verdonk teyze giderken bile kendi uydurması
olan uyum yasasını senatoya da kabul ettirdi. Kabul edenler
Hıristiyan Demokrat Parti (CDA), Liberal Parti (VVD), ret
oyu kullananlar İşçi Partis (PvdA), Sosyalist Parti (SP),
Yeşil Sol (Groen Links). Yani yine yanımızsa sol koalisyonu
bulduk. Kabul edenler bizim hiç yanımızda olmadılar ki, ne
diyeyim bunlara hala oy verenler oldu ya..! Bizim kasabada
hep anlatıla gelen bir olay geldi aklıma. Bilirsiniz küçük
yerleşim yerlerinde belediye başkanı seçimleri hayli
hararetli geçer. İste böyle bir dönemde adaylardan birinin
kahvede seçim konuşmasında eski icraatlarından dolayı adaya
sana kim oy verir ki diye bir çıkışta bulunan dinleyiciye; -
benim küfrettiklerim bana oy verse yeter demiş(çok küfürlü
konuşan biri idi). Ee ne diyelim kıssadan hisse anlayana
davul zurna az, anlamayana sivri sinek saz..! (Bu arada
meraklısına, evet tahmin ettiğiniz gibi seçimi o aday
kazanmış)
(53. sayıda yayınlanan yazı)
Ben Antalya’da Efes Cup 6’yı takip ederken
Hep
imrenmişimdir, “Şanlıurfada evimin balkonunda oturken, işte
siverek kaymakamı, ki kendisini bizim damadın çok iyi
arkadaşıdır.” Diye başlayan yazıya. Bu kez bende böyle bir
yazı yazayım dedim. Yakın dostlarımın bildiği gibi sizinde
belki iç sayfalarda okuyacağınız gibi, futbol menejeri ve
organizatörü Atalay Mutlu’nun davetiyle Feyenoord ve Vitesse
futbol klüpleri ile birlikte Antalya, Belek’e 1 hafta kampa
gittik. Türkiye 1. ligi ve 2. liginin birçok takımı ile aynı
oteldeydik. Dahası Efes Cup 6’da, Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı,
Werder Bremen’i tabiki Feyenoord’u seyretme fırsatı buldum.
Antalya’da iken öğrendim ki, gittiğimiz hafta Antalyanın
çeşitli otellerinde 1200 yerli ve yabancı futbol takımının
kamp yapıyormuş. Tabi kamp sürecinde çok iyi
dostluklarımızda oldu, Türkiyenin önde gelen Teknik
direktörleri ile hatta Feyenoord’un Teknik patronu Koeman
ile akşamları futbol sohbetlerimiz oldu. Pier van
Hooijdonk’la olan samimiyetimiz o kadar ilerledi ki,
sabahları günaydın pier diye hitap ediyorduk. ( gerçi o bana
hiç günaydın sefer demedi ama ) Bu arada Efes Cup 6’yı takip
ettiğimiz süreçde basın için hazırlanmış muhteşem
olanaklardan faydalandım. Gerçekten takdire değerdi.
Türkiye’nin tanınmış bir çok gazetecisi ile birlikteydim.
Samimi ortamlar futbol üzerine Hollanda’dan gelen Türk
kökenli futbolculardan falan bahsettik. Yani anlatacağım çok
şey var ama uzun olmasın diye, yoksa pehlivan tefrikası
gibi aylarca sürerdi.
Şimdi iyi de bunları bize niye anlattın diyenlerin
yakınmalarını duyar gibiyim. Yazımın başında da belirtiğim
gibi, böyle yazı yazanlara hep imrenirdim. Benimde böyle bir
yazım olsun ki, otuz yıl sonra yazacak konum olsun, “Ben
Antalya’da Efes Cup 6’yı takip ederken diye” başlayan. Neyse
belki Hollanda’da hükümet kurma çalışmalarından
sıkıldıysanız bu yazı iyi gelir.
(54. sayıda yayınlanan yazı)
|
|
|
|